17 Ağustos 2011 Çarşamba
26 Temmuz 2011 Salı
26 Şubat 2011 Cumartesi
Afrika Ayaklanmaları
Mesaj : Arap kaosu İstanbul’da tezgâhlandı!
Evet Hükümet, Libya’daki Türk vatandaşlarının tahliyesi için elinden gelen her şeyi yapıyor. Peki ama bu çaba, AKP iktidarının İslam Dünyası’ndaki girişimlerini aklar mı?
Bu sütunun okuyucusu, 29 Nisan 2005 tarihinde “İstanbul’da Kadife Devrim Toplantısı!” başlıklı yazıyı hatırlayacaktır.
30 Nisan-1 Mayıs 2005 günlerinde, Topkapı’daki Eresin Otel’de “Uluslararası İslam Dünyası Sivil Toplum Örgütleri Toplantısı” düzenlenmişti. Toplantıyı görünürde “Türkiye Gönüllü Teşekküller Vakfı” düzenlemişti. Arap Basını ise toplantıyı, aslında “Türk Dışişleri Bakanlığı Büyük Orta Doğu Projesi Genel Koordinatörü” Ömür Orhun’un düzenlediğini belirtiyor ve bu konudaki bilgileri Amerikan basınına dayandırıyordu.
***
Arap basını, toplantıya, İslam ülkelerinde ABD ve ABD tarafından fonlanan sivil toplum kuruluşlarının davet edildiğini duyurmuştu.
Katar’da yayınlanan Al Şark gazetesi, bu toplantının BOP kapsamında yapıldığını, şayet arkasında Türk Dışişleri Bakanlığı ve İslam Konferansı Genel Sekreteri Ekmeleddin İhsanoğlu varsa, Türkiye’nin Arap kamuoyuna bir açıklama yapması gerektiğini yazmıştı.
Al-Nil adlı Mısır gazetesinde yazan Abdullah Hasan Mustafa, toplantının, Ukrayna, Gürcistan ve Kırgızistan’da hayata geçirilen Soros darbelerinin bir devamı niteliğinde olduğunu belirtmişti.
El Küdüs El Erabi adlı gazete ise Mısır ve Suriye’deki Müslüman Kardeşler örgütü ve sivil toplum kuruluşları için ABD’nin 1.1 milyar dolar kaynak ayırdığını ve bu örgütleri kullanarak Arap ülkelerinde darbeler hazırladığını, para ile ilgili haberlerin USA News gazetesinden alındığını da yazmıştı.
***
Bu gazeteler, Türkiye’deki toplantının aslında Büyük Orta Doğu projesi kapsamında AKP ile ABD arasında imzalanan gizli bir anlaşmadan kaynaklandığını iddia ediyordu.
Anadolu Ajansı’nın 16 Mart 2005 tarihli bir haberi, bu iddiaları teyit ediyordu:
“Dışişleri Bakanlığı Geniş Orta Doğu Girişimi Koordinatörü büyükelçi Ömür Orhun, Işık Üniversitesi ve Demokratik İlkeler Derneği’nce düzenlenen ‘Büyük Orta Doğu Projesi’ konulu panelde dış politikada sadece hükümetlerin çabasının yeterli olmadığını, sivil toplum örgütlerinin de katkısının önemli olduğunu söyledi.
Emekli büyükelçi Emre Gönensay da ’Büyük Orta Doğu Projesi’nde demokrasiyle İslam’ın birarada yaşayacağı bir model düşünülüyor. Buna en güzel örnek de Türkiye’ dedi.”
***
Daha bitmedi! Katar’ın başkenti Doha’da ise 10 Nisan 2005’te “ABD-İslam Dünyası Forumu” düzenlendi. Forum’da İslamcı gruplara zeytin dalı uzatan ABD, tek şart ileri sürdü: “Silah yerine siyasi ve demokratik yolla mücadele.”
26 Haziran 2008’de kamuoyunu bir defa daha uyardık:
“Kanadalı gazeteci Mark MacKinnon, 2006 yılında İstanbul’da Başbakan Tayyip Erdoğan’ın açılış konuşmasını yaptığı Dünya Demokrasi Hareketi (World Movement for Democracy) adlı kuruluşun amacının, ‘Renkli devrimlerin Orta Doğu’ya ihraç edilip edilemeyeceğinin görülmesi’ olduğunu yazdı.
MacKinnon, NED, NDI ve IRI’nın üst düzey görevlilerinin bu toplantıda bulunduklarını da bildirdi.
Bu ne demektir?
Soros darbeciliğini bütün Orta Doğu’ya yaymak için AKP destekli bir organizasyon çalışıyor demektir!
Bugün Türkiye’de darbe karşıtlığı çığırtkanlığı yapanlar, CIA’nın örgütlediği güdümlü toplum kuruluşlarıdır.
Kimse bu sahtekârlığa aldanmasın!”
***
Tunus’tan başlayıp bütün Kuzey Afrika’yı saran sözde devrimlerin arkasında ne olduğu konusunda bir şüpheniz kaldı mı?
Görüldüğü gibi bütün veriler bugün yaşanan olaylara harfiyen uygundur!
(Alıntı)
19 Şubat 2011 Cumartesi
reading
7 Şubat 2010 Pazar
Ölüme Meydan Okuyanlar (Mustafa Kemal'e Suikastler)

Tarihte yaşamış ve yaşayan gerçek vatan severler ve haklına aşık olanlar varken, başka değerler üzerinden, onun rantıyla sahneye çıkanlar boşuna heveslenmesin ki kahraman olabilirler.
Tarihin geçek kahramanlarından biridir ki gerçekten suikastler O'nun umurunda bile olmamıştır. Ölüme meydan okumuşlardır. Atatürk'ü bu açıdan tanıyalım:
"Hayat demek savaşma, çarpışma demektir. Hayatta başarı kesinlikle savaşta başarı kazanmakla mümkündür." (Atatürk-1927) "Bu ulus bağımsızlıktan yoksun olarak yaşamamıştır, yaşıyamaz ve yaşamıyacaktır, ya istiklal ya ölüm." (Atatürk-1919) "Biz hayat ve bağımsızlık isteyen ulusuz ve yalnız ve ancak bunun için hayatımızı hiçe sayarız." (Atatürk-1921)
"İnsaf ve merhamet dilenmek gibi bir prensip yoktur. Türk ulusu, Türkiye'nin gelecekteki çocukları, bunu bir an hatırdan çıkarmamalıdırlar." (1927)
Atatürk kişiliği ile görev sadakati ve sorumluğu bilinciyledir ki subayı olduğu Osmanlı ordusunda da gözünü budaktan sakınmamış. görev verilen ihtiyaç duyulan her cephede göreve koşmaktan çekinmemiştir. İkbal hayaliyle sültre gerisinde sinsi bir (nefsi) politikanın kulu olmamıştır. Trablusgarp Savaşında (1911-1912) Mustafa Kemal, Enver Paşa ve arkadaşları halkı ve askerleri teşkilatlandırmayı başararak, Derne, Tobruk ve Bingazi’yi kurtardılar.
İkinci Balkan Savaşı (1913) Mustafa Kemal'in kurmay başkanı olduğu Bolayır Kolordusu, Bulgaristan'a taarruz ederek 15 Temmuz 1913'te Keşan'ı, 17 Temmuz'da Enez ve İpsala'yı, 18 Temmuz'da Uzunköprü'yü, 21 Temmuz günü de, Karaağaç ve Dimetoka'yı alarak Edirne'ye girdi. Bunun üzerine Bulgaristan barış istedi. 29 Eylül 1913'te İstanbul Antlaşması imzalandı.
Doğu Cephesinde ki Rus üstülüğüne karşı Kazım Karabekir Paşa ile birlikte 2. Orduya atanan
10 Mart 1916'da atama emrini alan Mustafa Kemal, Edirne'den Diyarbakır'a kaydırılan 16. Kolordu'nun komutanı olarak, 15 Mart 1916'da Doğu Cephesinde göreve başladı. 7-8 ağustos 1916'da Muş ve Bitlis Ruslardan kurtarıldı. Yıl sonuna kadar Ruslarla savaşa devam edildi. 18 Aralık 1917'de Ruslarla “Erzincan Mütarekesi” yapıldı. Rus kuvvetleri Doğu Anadolu'yu tamamen terk etti. 3 Mart 1918'de Rusya ile Almanya, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Osmanlı Devleti ve Bulgaristan arasında “Brest Litovsk Antlaşması” yapılarak Kars, Ardahan ve Batum'un Osmanlı İmparatorluğu'na bırakılması sağlandı.
"Şüveyş’i işgal eden İngilizler Filistin'i işgal amacıyla 400 bin kişilik büyük bir İngiliz ordusu taarruza geçti. 40 bin kişilik bir ordu ile karşı koymaya çalışan Yıldırım Orduları Komutanı Liman von Sanders Halep'te savunma düzeni kurma görevini Mustafa Kemal Paşa'ya bırakıp, Adana'ya gitti. Mustafa Kemal, bir yandan İngilizlerle mücadele ederken, diğer yandan Arap silahlı çeteleriyle mücadele etmek zorunda kaldı. Mustafa Kemal Paşa komutasındaki birliklerimiz İngilizleri bugünkü Suriye sınırında bir süre tutmayı başardı. 31 Ekim 1918'de Mondros Mütarekesi imzalandı. Mustafa Kemal Paşa’da Yıldırım Ordular Grubu Komutanlığına atandı."
O günün teknoloji ve ulaşım şartları içinde cepheden cepheye koşan Mustafa Kemal, Osmanlı'nın ve Türk Ulusu'nun zaferle sonuçlanan savunma savaşı Çanakkale'deki kahramanlığını burada anlatmaya hiç gerek yok, tarihimize altın harflerle yazılmıştır. Bu görevindeki kahramanlık ve savaş manevralarını her Türk vatandaşı bilmektedir. "Ben, size taarruz emretmiyorum; ölmeyi emrediyorum! Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler ve kumandanlar geçebilir" (Atatürk-1915)
"Atatürk’ün bu emri 25 (12) Nisan 1915 günü saat 10 (evvel) sıralarında Conkbayırında 57’nci Piyade Alayına vermiş olduğu anlaşılmaktadır. Aynı taarruza güney kanattan 27’nci Piyade Alayı da katılmıştır. Bu alaya ilk emirler irtibat subayı aracılığı ile gönderilmektedir. Aynı emrin bir subay vasıtasıyla 27’nci alaya da gönderilmiş olduğu düşünülebilir" Atatürk bu komutlarını verirken şu düşünlerini bizzatihi kendisi de aynı ortamda yaşamıştır.
“Karşılıklı siperler arasındaki mesafemiz sekiz metre, yani ölüm muhakkak muhakkak Birinci siperdekiler hiçbiri kurtulmamacasına, hepsi düşüyor; ikincidekiler onların yerine giriyor. Fakat ne kadar imrenilecek bir soğuk kanlılık ve tevekkülle biliyor musunuz? Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor, en ufak bir duraksama bile göstermiyor; Sarsılmak yok.”
Böyle başarılı ve doğru orantılı kariyer sahibi General, Osmanlı Padişahlarının birçok öğücü taltiflerine muhatap olmasına rağmen Ulus'un iradesini dinleyip kendi iradesini onun yanında görmesiyle birlikte harekete geçtiğinde sukast girişimleri başlamış. Atatürk 19 Mayıs'ta Samsun'a ayak bastıktan sonra onun bulunduğu konvoya Kavak yolunda 12 Rum pusu kurmuş, çıkan çatışmada öndeki konvoydan üç kişi ölmüş Mustafa Kemal’in konvoyu geriden geldiği için kurtulmuştur.
Anadolu örgütlenmesini gören Padişahın İngilizlerin de provakasyonu ile ölüm fermanına muhatap olmuştur.
Anadolu da halkın milli direniş örgütlenmesi için cansiperane yolculuk başlatan Mustafa Kemal (1) padişah fermanı ile idam edilmesi istenmiş, o zaman ki yalaka eşraf hemen hareket edtmesine rağmen milli güçlerce bertaraf edilmişlerdir.
Bundan sonra da suikast planları ve teşebbüsleri birbirini kavalamıştır.
Koçgiri olayları sırasında Atatürk'e karşı bölgede bulunan Dersim Kürtlerinin Çardak boğazında hazırladıkları suikast planı (önceden haber alınmış) İngiliz ve İstanbul işbirliği ile Temsil Heyetinin Ankara’ya gelmeden önce suikast planının Abdülkadir Bey tarafından engellenmesi. Yine bu sırada Ankara Garında yabancı uyruklu bir kadının suikast girişimi içinde olduğu şüphe neticesi sorgusu ile anlaşılmıştır.
Temsil Heyeti Ankara’da iken İngilizlerin gönderdiği 3 Rum tren garında yakalanıp suikast planlarını itiraf etmişlerdir.
İngiliz casusu Hintli Mustafa Sagir’in Afgan Temsilcisi olarak ülkemize gelmesi ve gizli yazışmalarının çözülmesi ile deşifre edilip idam edilmesi.
Çerkez Ethem’in Milli kuvvetlere katılmaya karşı çıkması sürtüşmelerinde suikast girişimleri ve adamlarınca meclis yolunda pusu kurmaları. İle başlayan suikastlere karşı Anadolu kurtuluşu için devletin çekirdeğini Ankara'da mecliste eken Mustafa Kemal kendisi ölümden kormadığı gibi milletinde ölmeyeceğinin resmini çizmek değil, bizzat ulusa yaşatmıştır.
Sakarya Savaşı (23 Ağustos - 12 Eylül 1921) Mustafa Kemal Paşa, 4 Ağustos 1921'de Büyük Millet Meclisi'ne verdiği bir önerge ile Başkumandanlığı kabul ettiğini bildirdi ve Meclis'in elindeki yetkileri de fiilen kullanmayı talep etti. 5 Ağustos 1921 tarihli kanunla tanındı.
"Başkomutan ilk olarak, 7- 8 Ağustos’ta yayınladığı Tekalif-i Milliye Emirleri (Ulusal Yükümlülükler Buyrukları) ile “Halkın ve tacirlerin elinde bulunan yiyecek ve giyecek maddelerinin yüzde kırkı, bedelleri sonradan ödenmek üzere orduya verilecekti. Öküz ve at arabalarının, binek ve taşıt hayvanlarının yüzde yirmisi teslim edilecekti. Halkın elinde ne kadar silah ve cephane var ise üç gün içinde orduya teslim edilecekti. Eli silah tutan herkes orduya katılacaktır. Teknik elemanların hepsi ordu emrine alınmıştı. Bütün teknik araç ve gereçlerin yüzde kırkına el konulmuştu. Her aile bir takım çamaşır ile bir çift çorap ve çarık hazırlayıp orduya verecekti. İlçelerde Milli Vergi Komisyonu kurulacak, rahat çalışabilmeleri için bölgede İstiklal Mahkemeleri kurulacaktır. Sahipsiz mallar, komisyonun denetiminde olacaktı. Bu emirlerin yerine getirilmesinin denetimini İstiklal Mahkemeleri yapacaktı.”
Mustafa Kemal Paşa, 12 Ağustos 1921'de Polatlı'daki Cephe Karargahına giderek ordunun başına geçti. Cephede teftiş yaparken, attan düşerek birkaç kaburga kemiği kırıldı. Savaşı cephede yaralı ve kaburga kemiği sarılı bir şekilde idare etmek zorunda kaldı. 14 Ağustos sabahı ilerlemeye başlayan Yunan Kuvvetleri 23 Ağustos’ta Türk ordusu ile karşı karşıya geldiler. Yunanlılar bir ara Ankara’ya 50 km. kadar yaklaştı. Ancak her seferinde önlerine yeni birlikler yetiştirilerek durdurulmaları başarıldı. Başkomutan Mustafa Kemal Paşa her seferinde değişik taktikler uygulayarak yeni savunma çizgileri oluşturdu. Bu taktiksel anlayışını Türk ordusuna ve milletine şu sözleriyle ifade ediyordu, “Hattı müdafa yoktur, sathı müdafa vardır, o satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz.” Yirmi iki gün, yirmi iki gece süren ağır çatışmaların ardından Yunanlılar yenilerek geri çekilmeye başladılar. 13 Eylül’de Sakarya Irmağı’nın doğusunda tek bir yunan askeri bile kalmamıştı. Sakarya zaferi, geri çekilmenin durduğu, ileri gidişin başladığı noktayı oluşturmuştur. TBMM Mustafa Kemal’e “Gazilik” ve “Mareşallik” ünvanlarını vermiştir. (19 Eylül 1921) Mustafa Kemal’e 5 Ağustos 1921 tarihli kanunla verilen Başkomutanlık yetkisi süresiz uzatılmıştır.
Sakarya savaşında zaferle çıkan Mustafa Kemal asıl hedefini, düşman birliklerinin bir an önce yapılacak taarruzla kovulmasını isteyen meclise 4 Mart 1922'de Büyük Millet Meclisi'nin gizli bir toplantısında yaptığı şu konuşma ile açıkça ifade ediyordu, “Ordumuzun kararı, taarruzdur. Fakat bu taarruzu tehir ediyoruz. Sebebi, hazırlığımızı tamamen bitirmeye biraz daha zaman lazımdır. Yarım hazırlıkla, yarım tedbirlerle yapılacak taarruz, hiç taarruz etmemekten çok daha kötüdür". 1922 yılının Haziran ayı ortalarına gelindiğinde Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşa,artık taarruza geçilmesi gerektiği kararını almıştı. Mustafa Kemal Paşa ordu birlikleri arasında düzenlenecek futbol müsabakaları bahanesiyle tüm ordu komutanlarını Akşehir’e davet etti. 28 Temmuz gecesi ordu komutanları ile yapılacak taarruz hakkında bir toplantı yapan Mustafa Kemal Paşa, gereken talimatlarını burada ordu komutanlarına iletti. Basına 21 Ağustos günü Çankaya Köşkü’nde bir çay daveti verileceği haberi bildirilmişti.
Mustafa Kemal Paşa 20 Ağustos 1922'de Ankara'dan Akşehir'e giderek, 26 Ağustos 1922 Cumartesi sabahı düşmana taarruz emrini verdi. 26 Ağustos sabahı ordumuz Afyonkarahisar Kocatepe'de taarruza tam bir baskın şekline başlamış, düşman tam bir şaşkınlık içerisine girmişti. Sabah saat 04:30'da topçu birliklerinin taciz ateşi ile başlattığı harekat, saat 05:00'de önemli noktalara yoğun topçu ateşi ile devam ett
Piyadelerimiz, Sabah 06:00'da Tınaztepe'ye hücum mesafesine yaklaşarak, tel örgüleri aşıp, işgalci Yunan askerini süngü hücumu ile temizledikten sonra, Tınaztepe'yi ele geçirdiler. Daha sonra, saat 09:00'da Belentepe, ardından Kalecik-Sivrisi düşmandan temizlendi. Taarruzun birinci günü, 1. Ordu Birlikleri, Büyük Kaleciktepe'den Çiğiltepe'ye kadar on beş kilometrelik bir bölgede düşmanın birinci hat mevzilerini ele geçirdi. 5. Süvari Kolordusu, düşman gerilerindeki ulaştırma kollarına başarılı taarruzlarda bulundu. Aynı zamanda 2. Ordu da cephede tespit görevini aksatmadan sürdürdü. 26 Ağustos günü Türk Ordusunun Büyük Taarruz'u, Genelkurmay Başkanlığı'nca TBMM’ne bildirilmiş büyük bir sevinç ve gurur duyulmasına sebep olmuştur. Genellikle süngü hücumları ile gerçekleştirilen taarruz harekatı 27 Ağustos Pazar sabahı gün ağarırken, Türk Ordusunun bütün cephelerde yeniden taarruza geçmesi ile devam etmiştir. 27 Ağustos saat 18:00'de, Afyon 8. Tümen tarafından kurtarıldı. Başkomutanlık karargahı ile Batı Cephesi Komutanlığı karargahı Afyon'a taşındı. 28 Ağustos Pazartesi ve 29 Ağustos Salı günleri, başarılı geçen taarruz harekatı ile düşmanın 5. Tümeni tamamen çevrildi. 29 Ağustos gecesi yapılan toplantıda hızla harekete geçilerek artık muharebenin sonlandırılması gerektiği sonucuna varıldı. Düşmanın çekilme yollarının kesilmesi ve düşmanı çarpışmaya zorlayarak, tamamen teslim olmalarını sağlama yolunda karar aldılar. Karar süratli ve düzenli bir şekilde gerçekleştirildi. 30 Ağustos 1922 Çarşamba günü taarruz harekatı Türk Ordusunun kesin zaferi ile sonuçlandı. Büyük Taarruz'un son safhası askeri tarihimize Başkomutanlık Meydan Muharebesi olarak geçmiştir. 30 Ağustos 1922 Başkomutanlık Meydan Muharebesi sonunda, düşman ordusunun büyük kısmı dört taraftan sarılarak, Dumlupınar'da Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın ateş hatları arasında bizzat idare ettiği savaşta yok edilmiş bir kısmı da esir alınmıştı. Böylelikle Büyük Taarruz hedeflendiği gibi 5 gün gibi kısa bir sürede gerçekleştirilerek kesin sonuç elde edilmiştir. Mustafa Kemal Paşa kaçan düşman askerlerinin takip edilmesini uygun görerek o ünlü sözünü söylemiştir, “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz'dir. İleri” Ordumuz bu muharebede, on beş günde 400 kilometre katederek, 9 Eylül 1922 sabahı İzmir'e girdi. Sabuncu Bel'den geçen 2. Süvari Tümeni, Mersinli yolu ile İzmir'e doğru akarken, bunun solunda 1. Tümen de Kadife Kale'ye doğru yürüyordu. Bu Tümenin 2. Alayı Tuzluoğlu Fabrikası'ndan geçerek Kordonboyu'na ulaştı. Yüzbaşı Şeref Bey Hükümet Konağına, 5. Süvari Tümenimizin öncüsü Yüzbaşı Zeki Bey Kumandanlık dairesine, 4. Alay Komutanı Reşat Bey de Kadife Kale'ye bayrağımızı çektiler. Büyük Türk zaferi karşısında İstanbul ve Çanakkale Boğazlarını işgal altında bulunduran İtilaf Devletleri, savaşı durdurmayı ve Türk’lerin haklı isteklerini yerine getirmeyi kendi çıkarlarına uygun buldular. 11 Ekim 1922'de imzalanan Mudanya Ateşkes Antlaşması'yla, silahlı çatışma durdurulmuş, Edirne dahil Trakya'nın da Türkiye'ye bırakılacağı ve bir ay içerisinde Yunanlılar tarafından boşaltılacağı kabul edilmişti. Bu gelişmeler üzerine, Anadolu'da Yunan politikasını yürüten İngiltere Başbakanı Lloyd George, istifa etti. Her yıl 30 Ağustos, Türk milleti tarafından Zafer Bayramı olarak kutlanmaktadır. (2)
16 Haziran 1926 Çarşamba günü İzmir'e gitmek üzere seyahatte bulunan Gazi Mustafa Kemal Paşaya suikast yapacakları ihbarı üzerine, suikastı fiilen yapmakla görevli olanlar, suç vasıtaları olan bomba ve silahlarıyla birlikte yakalanmışlardır.
Suikast olayının Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası bir kısım mensupları ile ilgili bulunduğu ortaya çıkmış ve eski İttihat ve Terakkicilerin de bu olayın tahrik ve düzenleyicileri oldukları anlaşılmıştır. Amaçları, önce irticayı tahrik ve dini siyasete alet ederek Mustafa Kemal Paşa'yı iktidardan düşürmekti. Buna muvaffak olamayınca, İttihat ve Terakki'nin ileri gelenleri, Terakkiperver Fırkanın içindeki adamlarıyla suikast teşebbüsü hazırlıklarına girişmişlerdir. Kurulan İstiklal Mahkemesi, suçları sabit olanları idama mahkum etmiştir. 14 Temmuz 1926'da başta Ziya Hurşit, Laz İsmail, Gürcü Yusuf, Çopur Hilmi, Şükrü Bey, Ayıcı Arif, İsmail Canpolat olmak üzere 13 kişi idam edilmiştir . Atatürk bu eylemleri yapanlara karşı "Benim naçiz vucudum bir gün elbet toprak olacktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet yaşayacaktır" diyerek çok anlamlı bir cevap vermiştir.
Yıllar sonra öğrenilen; "Varnalı Bulgar Yahudi’si 33 dereceli Farmason Avram Benaroyas, Türkiye Mason Cemiyeti’nin kapandığını Moskova’da bir toplantı sırasında öğrendi. Sinirlerine hakim olamayarak şunları söyledi: “O Sarı Lider, kesinlikle ortadan kaldırılacaktır. Amaçlarımıza imha edici darbe vuranların akıbeti, feci şartlar altında ölümdür!” Avram Benaroyas, Yunan komünistlerin yayın organı Laiki Foni (Halkın Sesi) Gazetesi’nin 1 Ağustos 1948 tarihli nüshasında yazdığı anılarda şöyle dedi: “1937 yılının ortalarında, ismini açıklayamayacağım bir doktor, bazı şöhretlere dayanarak Atatürk’e ilk darbeyi sinir organlarını zaafa düşürmek sureti ile indirdi. Etrafında çember meydana getirdiğimiz Sarı Lider, kendiliğinden bu çemberin içine girip hayatını bize teslim etti.”
Yunanistan’daki Ermeni komitacıların gönderdikleri suikastçinin trende yakalanması. Teşkilatı Mahsusa fedaisi Hacı Sami’nin Atina’daki Çerkez komitası tarafından tutulması İzmir’de Jandarma tarafından öldürülmesi.
Esnaf Odası Başkanı Kayıkçı Ali Osman’ın Osmanlıyı yeniden kurma sevdaları ile Mustafa Kemal’e suikast kurmaları.
Mustafa Kemal’in korumalarından Topal Osman’ın on adamıyla Çankaya’ya saldırmaları, çıkan çatışmada öldürülmeleri. Giritli bir kişinin İzmir de iken köşke çıkıp elindeki bombayı patlatması, Latife hanımın yaralanması. Sovyet Hükümeti destekli ermeni çetesinin Beyoğlu’nda Mustafa Kemal’in ziyaretinde suikast planlamaları Osmanlı şehzadelerinden Abdülaziz’in yeğeni Prens Sami’nin Osmanlı’yı yeniden kurmak için Fransız İngiliz işbirliği ile ortak plan hazırlamaları. Avusturya İstihbaratından öğrenilen 1933 de iki Türk ve iki Ermeni tarafından gerçekleştirilmesi planlanan iki aşamalı suikast planı.
Şimdi bir düşünün!
1) http://ataturk.turkyasam.com/index.php?option=com_content&task=view&id=215&Itemid=29
2)http://www.ataturkdevrimleri.com/kategori-33-katildigi-savaslar
10 Ağustos 2008 Pazar
İran Direncinin Dinamiği

Orta doğuda değil Dünyada süper güce bu denli uzun süre ters düşüp direnen başka benzer bir ülke gösterilebilir mi? Sinerek değil, ayakta durarak, psikolojik duruşunu moral bakımından görünür tutabilmektedir
Medeni ve manevi sosyal hayat bakımından kendi iç işidir, o konuda yorum başka zaman olabilir। Ancak dış siyaset ve diplomasideki istikrarın moral destekten güç aldığı muhakkak। Yalnız ilahi sistemin olumlu olumsuz dünya hayatı ortamında kulların irade serbestisini sağlayan doğal insan hareketinin sınırlanması önemli bir analiz konusudur। Ancak her yönden aşırılar ikaza muhatap olmalıdır
İran kendi dini yorum ve anlayışı ile dünya siyasetine yansıyan aksiyonu olarak, C. Başk. Ahmedinejat'ın dilinden: " İran Milleti Amerikanın değil Allah'ın kuludur" diyerek yıllardan beri diplomasi manevraları ile ve söylemlerinin istikrarı doğrultusunda "İran halkı kendi yolunu sürdürüyor" demektedir.
Dış politikasının sratejik yöntem ve hedeflerini kendi ideolog ve değer yargılarından üreten İran, son zamanlarda nükleer enerji çalışmaları, uranyum zenginleştirme çabaları ve Saddam’ın devrilmesi, Irak’ın işgal edilmesinin ardından bölgede oluşmakta olan Şii eksenin dinamizm kaynağı olarak görülen İran, Bu moral gücünü aktüel polikalarının yanında geçmişten gelen jeostratejik konumunun birikimiylede desteklemektedir.
Devrimin üzerinden 28 yıl geçti. Perslerin ihtişamlı kyros dönemi anısını 2500. yılının anılmasıyla yakın tarihindeki panoramasına bakıldığında; Tömbeki isyanı ile ilk anayasa çalışmalarının ideologları olan İranlı mollaların ya da ruhanilerin ardından 100 yıl geçti. İslam Devrimi yapılalı 28 yıl oldu. Tüm bu zamanlarda İran ve İranlı hep özgür ve bağımsız olduğunu islam ve türk hanedanlıklarının egemenliklerini de kendinden sayarak; kendilerinin bölgenin en bağımsız ülkesi olduğu bilinci ile güçlerinin bağımsızlık olgusundan kaynaklandığı özelliğini bildiler. " Tömbeki isyanını başlatan ruhaniler de, 1974’de Pers İmparatorluğu’nun 2500. yılını kutlayan Şah da ve yine 11 Şubat 1979’da İran İslam devrimini gerçekleştiren İmam Humeyni ve arkadaşları da neredeyse hep aynı realiteyle hareket ettiler."İran emperyalist dönemin eseri değil, büyük ve eski bir devletin mirasçıları; başkalarının saygı duymasını isteyen onurlu insanların ülkesi olmanın dinamiklerini kendi tabii ve ekonomik kaynaklarına güven ve dayanmaktan geçtiğinin de bilincindeler.1906’da İran’daki İngiliz Büyükelçiliği önünde: ‘Adalet istiyoruz; Şah’la dilencinin hukuk önünde eşit olacağı bir millet meclisi istiyoruz.” derken de,1978 Eylül ayında Şah’a ve onun despot rejimine meydan okurken de Devrim sürecinde ABD elçiliği işgaline neden olan tepki de, yine; 2005 yılı Temmuz’unda Tahran’daki İngiliz Büyükelçiliği önünde: ‘İngiltere’ye ölüm!’ diye bağırırken de ulusal onur dürtüsü ve ekonomik bağımsızlığın verdiği özgür iradeden kaynaklanmakta idi.
BM Güvenlik Konseyi’nin İran’a yönelik almış olduğu yaptırım kararına karşı İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad: “Biz nükleer yakıt çarkına sahip bir ülkeyiz. Baskılar nedeniyle ondan vazgeçmeyiz. Toplantılar yaparak da İran’ın yolunu kesemezsiniz.”derken de hep aynı dinamiklere dayanarak hareket ediyorlar.
Bugün ülkede her ne kadar "Petrole dayalı ekonomi, subvanse edilen ekonomi, özelleştirme kıskacındaki ekonomi" olsada emperyalist ekonomik odaklara damarlarından göbek bağları ile bağlı değildir. Ha bu global dünya örgütleri dışlanmalıdır? Hayır eşit taraf olarak bulunmak önemlidir. İran'ın bu örgütlerle alakası nedir hiç olmazsa borçlu değildir. Yada ipleri onların eline vermemiştir. Bu ekonomik durum nedeniyle ve halkın kendi yaşam kalitesinin önüne ülke çıkarlarını koyabildiği bilincine vakıf olduğu içindir ki yıllardır nükleer enerji çalışmalarını dünyaya rağmen sürdürebilmektedir.
Elbette diplomatik siyaset deneyimlerinin rolü de önemlidir. İkna edici tezlerini müzakere masalarında savunarak, Bakan yardımcısı Mehdi Seferi'nin deyişiyle: Düşüncemize göre UEA’na üye olan ülkeler nükleer enerji çalışması yapabilir ve nükleer enerjiden faydalanabilir. Kaldıki bizim buna ihtiyacımız da var. Biz devrimden önce günlük 300 bin varil petrol tüketiyorduk. 1976’da. Amerika’nın Dışişleri Bakanı Kisenger ile Şah yönetimi arasında 1000 megavatlık nükleer enerji anlaşması imzalanmıştı. Bu anlaşma imzalanırken İran’ın nüfusu 37 milyon idi. Günlük petrol tüketimi 200 bin varil, ihracatımız 5 milyon varildi. Şu anda nüfusumuz 70 milyon iç tüketimimiz 1.5 milyon varil. İhracatımız ise 2.5 milyon varil. Bu durum karşısında biz yakında petrol ihraç eden ülke konumundan çıkabiliriz. Endenozya OPEC’ten çıktı. Çünkü petrol rezervi bitti! Bizim için nükleer enerji için çalışmamız gerekli ve zaruridir. Aslında biz, devrim öncesi anlaşma ve program ne ise onu takip ediyoruz. Şu an da ajans denetiminde çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Onlara karşı fevkalade şeffafız. Biz, tabii olan hakkımızı kullanıyoruz.” demektedirler.
Bu sürecin günümüzede ki son yansıması olarak Javier Solana, Rusya, Çin, İngiltere, Fransa, Almanya ve ABD, Avrupa Birliği adına, İran'ın nükleer çalışmalarını durdurması için bir uzlaşma belgesi hazırladı ve İran'a "uranyum zenginleştirmeyi durdur, işbirliği yapalım" çağrısını iletti. (18.07.08 CNN TÜRK.com)Washington'daki Rumi Forum adlı kuruluşta "İran ve ABD: Bir Şüphe Sarmalı" konulu konuşma yapan Pillar, bir soru üzerine, İran'ın nükleer programına ilişkin gelişmeleri değerlendirerek, "İran'a askeri müdahale olası görünmüyor" dedi. (01.08.08 CNN TÜRK.com)
Esas kışkırtıcının "Mofaz'ın sözcüsü Talia Somech görüşmeler sonrası yaptığı açıklamada, ABD'nin İran ile doğrudan görüşmelerini eleştirdi, ABD'nin İran'a karşı kararlı olmasını istediklerini söyledi. İran'ın zaten karşı tarafta bir zaaf beklediğini belirten Somech, ABD'nin, İran'ın uranyum zenginleştirme programına ilişkin kararlı bir duruş sergilemesi gerektiğini vurgulamasından anlaşılmaktadır. Elbette ki ABD'nin global hedef ve politikaları var, ancak psikolojiyi provake eden bu sözlerin sahipleridir.
Ancak İran'ın dik duruşu ve emperyal oluşumlara göbekten bağlı olmayışıdır ki bugün ABD'nin bu tansiyonun yüksek olduğu dönemde doğrudan ilişkilerin yolunu açmak istemekte, "ABD, İran ile diplomatik ilişki kurmaya hazırlanıyor. Tahran'da bir menfaat bürosu açma kararını ağustos ayı sonunda açıklayacak" (03.08.08 CNN TÜRK)haberleri ajanslara düşmekte görüşme masalarında konuşulmaktadır.Düşünce odaklarını söylemlerinde:"Pentagon Sözcüsü Geoff Morrell, yaptığı açıklamada, "İranlıları nükleer silah programlarından vazgeçirmenin en iyi yolunun ekonomik ve siyasi yaptırımlardan geçtiğini (30.07.08 CNN TÜRK) Washington'daki Rumi Forum adlı kuruluşta "İran ve ABD: Bir Şüphe Sarmalı" konulu konuşma yapan Pillar, bir soru üzerine, İran'ın nükleer programına ilişkin gelişmeleri değerlendirerek, "İran'a askeri müdahale olası görünmüyor" dedi. (01.08.08 CNN TÜRK) gibi tezleri seslendirmektedirler. Ama her halükarda uyanık olmak gerekmektedir, Saddam'a verdikleri gaz ve oyuna getirme politikaları unutulmamalıdır.
Ahmedinejat bağlantısızlar toplantısı açış konuşmasında: "günümüz dünyasının sorunlarının asıl kaynağının uluslar arası münasebetleri kendi sultası altına geçirmek isteyen büyük güçler ve zalim düzenler olduğunu" söyledi. "Amerikanın müzakerelere katılması İran'ın başarısıdır ve Amerika yeni siyasetlerini sürdürüp sürdürmeyeceği önemlidir. Amerika, geçmiş siyasetlerini sürdürürse, İran halkı da kendi haklarını savunacaktır. Ama , Amerika siyasetlerini değiştirmesi durumunda İran halkı da bu değişikliğe olumlu yanıt verecektir" dedi. NBC televizyonuna verdiği demeçte, İran halkına, yaptırım yapmaya ve ultümotom vermeye hiç kimsenin gücü yetmeyeceğini hatırlatarak, bu tür siyasetler de soruna çözüm getirmeyecektir dedi.Onurlu ve özgür dış ve iç siyaset için; Ahlaksız mahalle bakkalına borç takan müsrif aile durumuna düşer gibi dünya ekonomik örümcek ağına düşmemek gerekmektedir.
nariçi: 05.08.08
2 Haziran 2008 Pazartesi
Anne Kokusu

Bebekler doğum sonunda, elden geldiğince bir an evvel annesinin yanına yatırılarak, annesinin rayihasını ilk algıladığı koku olmasını temin etmek en doğal davranışın yerine getirilmesine yardımcı olmaktır।Bu anne ten kokusunun öyle bir bağlayıcı etkisi vardır ki; Yumurta hangi tavuğun olursa olsun kuluçka yatanın altında çıkan civcivi, daha sonra civciv çıktığı tavuğun altından alıp diğer civcivli tavuğun altına koyduğumuzda ilk annesini arayıp, kokusundan ve sesinden algılayıp, duyabildiği takdirde tanıyabilmektedir। Kaç defa yerini değiştirsem de yine annesini arayıp bulmaktadır।Günümüzde doğumevlerinde dünyaya gelen bebekler öncelikle bebek odalarına götürülüyor. Ya da sağlık durumu nedeniyle kuvözlere koyulmaktadır. Kuvözler belki zaruretten icap etmektedir fakat sağlıklı bebeklerin bebek odalarında bekletilmesi nedeniyle, ilk algı hastane havasını solumak ve o ortamın kokusunu almak olacaktır.Anne kokusunun ilk algılanan olması, annelik bağının sevgi atmosferinin daha yoğun olmasını sağlayacak, bebek daha çabuk huzur bulacaktır. İlk algılamanın etkileri çocukluk yıllarını da aşar ömür boyu belleklerde özel bir yer tutar. Bütün insanlarda bebek kokusu muhakkak itici değildir, lohusa anne kokusu da öyledir. Bu da herkesin ilk anne ve rahimden sinen algısının etkisi olsa gerektir. İnsana huzur veren koku. bir anne kokusu bir de bebek kokusu başka hiç birşeyde ve parfüm-deodorantda bulunmaz, kendine hastır, vazgeçilmezdir. cennet kokusudur.Bu duyu loblarının derinliklerine işlenen ilk ve devamı bebeklik sürecinde, fiziki temassın devamı ile zenginleşen annelik algılaması daha sonraki değerlendirmelerimiz de; huzur ihtiva eden en zor anımızda ilk akla gelen, başımızı omzuna dayayıp ağlayabilmenin huzura dönüştüğü en çaresiz zamanlarımızın desteği olmanın içtenliği sinmiş olduğunun farkında bile olmadan duyumsarız. Karşılıksız sevgi vardır bu kokuda, herhangi bir karşılık beklemeksizin, çıkarsız sevginin, tek arzusunun evladının iyiliği olan duygunun güzelliği sinmiştir bu kokuya, mutluluktur bu koku, tüm karamsarlıkların kara bulutlarını bir anda dağıtıveren anne sevgisinin etken gücü annenin kucağına bağrına sinmiştir. Güven veren, merhamet dolu, başımızdan eksik olmasın diye dua ettiğimiz koku. Anne kokusu, çocukluktan çıkıp hasretlik dönemlerinin başlaması ile daha değişik özlem duygularını doğurmaktadır. Aile evinden (ocağından) uzaklaşan çocuk ya da genç hep annesine sarılmanın hayallerini kurarak sılanın hasretini çeker. İlk görüşte yapacağımız bu sarılma bitmesin isteriz. kokusunu doya doya çekmek isteriz. Bizi uğurlarken verdiği valizin içine koyduğu çamaşırların, elbiselerin üzerine sinmiş kokudur. Tekrar hayata bağlar bizi uzakta olsak da! Hasrettir anne kokusu, uzak kaldığımızda telefondaki sesinin titremesidir kokusunu bize hissettiren, ağladığını belli etmemeye çalışarak seslerin arasıra kaybolduğu anlarda gelir anne kokusu, mesafaleri bir anda yakın eden duygunun sıcaklığı sinmiştir telefon seslerindeki yankılanmaya.Bu duygular bizi çocukluğumuzdaki yaşam şeridinin hayaliyle başbaşa uykuya götürürken, karanlık gecelerimizin huzur kaynağı olur. Çocukluk hayatının ne kadar tozpembe ve ne kadar güzel olduğu zamanları hatırlamamızı sağlar, haşarılıklarımızın pişmalıklarını hissederiz. Bu duygularla anlarız ki, ana kokusu; sıla kokusu, özveri kokusu, şefkat kokusudur. Yurt, medikososyal-revir koridorlarındaki yüksek ateşte hatırlanan alına koyduğu ıslak mendilinde, bekarlık yalnızlığında üstümüze kalan işlerdedir. Yada anlaşmazlık anlarındaki sevgilimizin yerine koyduğumuz yarimizin kokusudur. Ana gibi yar olmaz karşılıksız sevgiyi kutsayan rayiha bulunmaz.Anne kokusu, bebek kokusu bir birlerini tamamlar. Bebek kokusu anneden yansıyan, bebeğinde bunu algıladığı ve annesini tanımlamasına yarayan, benzer çekimi olan anne kokusudur. O nedenle annesinden ayrı ağlayan bebeklere annesinin kokusu olan eşyalarından yakınına koyulunca sesizleşip uyuması rahatlık hissi uyandırması anne kokusunun verdiği bir huzur hissidir.Bu benzer konuları kırsal yaşam ortamlarında da görebiliriz. Yörüklerle ilgili folklorik obje olarak ana kokusu kolyesi kullanılır. Ahşap boncuk, zeytin çekirdeği, iğde çekirdeği gibi doğal malzemeden imal bu kolyeyi anneler sürekli takar, bağa bahçeye çalışmaya gittiklerinde de ağaç gölgesinde bıraktıkları çocuğun boynuna takarlarmış. Kolyeden annenin kokusunu alan çocuk da ağlamadan durur, mışıl mışıl uyurmuş.Kimsenin aklından çıkmayan koku, dizinde yatarken, küçükken koynunda uyuduğumuz zamanlarda iyice gecenin bir karanlığında yanında uymaya çalıştığımız annemizin kokusu beynimize kazınmıştır. İnsanı sakinleştirir ve insana huzur verir, aynı zamanda aile sıcaklığını hatırlatır.Bu blogda aslında genel canlılar için anne bağlılığını yazacaktım ama anne kokusu söz konusu olunca tema bu açıda sergilenmeye yöneldi. Başta değindiğim gibi canlı doğum dışındaki yumurtalılardan örneklerken doğumla canlı yavru yapan, canlıların elbette yavruları (bebekleri) anne kokusunu daha doğal algılayacaklardır, organik ve biyolojik bağlarında olduğu bir ilişki gereği olarak. Anne kokusu alan ve bu atmosferde büyüyen bebek-çocuklar daha dengeli psikolojik kişiliğe sahip olacakları da en doğal sonuç olsa gerektir.Bu yazıları yaza durayım, kuyruk kakan kuşlarının civcivleri bugün yuvadan uçtular. Az önce yuva önünden geçerken bir yavrunun yuvadan atladığını görünce diğerleri için baktım. İki tanesi daha önce uçmuş ama üç yavru civciv kuyrukkakan daha yerindeydi. ben bir ağaçların altında çevreyi seyre dalınca dönüşte onlarında uçup girmiş olduğunu, yuvada tek bir civciv çıkmamış yumurta kaldığını gördüm. Acaba yuvadan uçan yeni yavrular açık alanda ebeveynleri ile karşılaşıyorlar mı! yoksa kaderleri ile başbaşa kalıyorlar mı? Kuyrukkakanlar dişisi deve tüyü renginde serçeye göre daha zarif; erkeği ise alımlı bir beşiktaşlı iki yanağı ve kanatları siyah, diğer tarafları karbeyaz. Ötüşleri mi? Güzel öten kuşlar, hoş bir müzik...Biz insanlar annemizin kokusunu çoklarımız uzun zaman algılıyoruz; daha sonra hissediyoruz, ya diğer canlılar ne hisseder ...!
Nariçi: 01.06.08
Kenya'dan
Bu çağda normal mi? Kaynak:sabah gazetesi
